Eskiden aynı evde birkaç kuşak bir arada yaşarmış. Gelen gelinler, doğan çocuklarla evin nüfusu artar; büyükler hayattan ayrıldığında sonraki nesil onların yerini alırmış. Çocuklar yalnızca anne babalarının değil, ailenin diğer fertlerinin de sevgisiyle büyürmüş.
Elbette kalabalık evler yalnızlığı bütünüyle önlemiyordur ama sohbet etmek, bir derdi paylaşmak, birinin hayatına dokunmak için daha çok fırsat varmış.
Bugün çocuklar eğitim ya da iş için evden ayrılıyor. Anne babalar baş başa kalıyor. Aile büyükleri de kendi evlerinde yaşıyor. Bazen aynı ailenin üç kuşağı, üç ayrı evde yalnızlaşabiliyor.
Özellikle çocuk evden ayrıldığında evin ritmi değişiyor. Sofradaki sohbetler, gündelik telaşlar, birlikte yapılan planlar azalıyor. Aktif çalışma hayatı da yoksa günler uzayabiliyor. İnsan, kendisine eskisi kadar ihtiyaç duyulmadığını hissedebiliyor.
Duygusal yalnızlık da burada başlıyor galiba. Anlatacak bir şeyiniz olduğunda kiminle paylaşacağınızı bilememek. Gününüzün nasıl geçtiğini merak eden birini aramak veya sizi merak eden birisi tarafından aranmak.
Zamanla yeni insanlarla tanışmak, yeni bir şey öğrenmek, dışarı çıkmak bile gözümüzde büyüyebiliyor. İnsan daha çok kendi içine konuşuyor. Hayata karşı iştahı yavaş yavaş azalıyor.
Herkesin kendi evinin olması, birbirinin hayatında daha az yer tutmasını gerektiriyor mu? Birlikte yaşamasak da birlikte bir hayat sürdüremez miyiz?
Sizce bağımsız yaşamayı öğrendik ve birbirimizin hayatında kalmayı mı unuttuk?
#yalnızlık #aile
